5 Şubat 2015 Perşembe

HAYAT BÖYLE DE GÜZEL


İnsan küçük yaşlardan, hatta bebekliğinden başlayarak kendine yasaklanan pek çok şeyin olduğu bu dünyada, yasaklar dünyasında yaşar. Önceleri anne baba ve yakın çevre tarafından konulan bu yasaklar okul dönemi ile daha genişler ve büyüdüğünüzde hep çıkarıp çıkarıp silkelemek istediğiniz tozlu bir cekete dönüşür. Kanser olduğumu öğrendiğimde ilk aklıma gelen şey “tamam artık, buraya kadarmış” idi. Kemoterapi sırasında, eğer kemoterapiyi düzgün atlatırsam daha sonra neler yapacağımı düşlemeye başladım. Yasaklara karşı bir başkaldırı her zamankinden daha kolaydı. Bu oyunu sağlıklı iken de oynardım. Doktorun bana kanser olduğumu söylediğini ve sınırlı bir hayatım kaldığını hayal eder, o zaman yapacaklarımın hayalini kurardım. Kurduğum hayaller genellikle yasaklanan yaşamın eylemleri merkeze alınarak kurgulanmış olurdu. Korkaklığımı aşıp da gerçekleştirmeye çalıştıklarımı şimdi hiç hatırlamıyorum. Büyük idealleri bir kenara bırakıp çizgi dışı bir şeyler yapmak – ya da yapmayı istemek- kimi zaman devamını sağlamak için de gerekli olabilir. Daha çok seks yapma isteği, banka soyarak veya başka bir yolla çok para sahibi olma ve bu paraları harcama (çok para ile ne yapacağımı tam olarak hiç bilemedim), tadını hiç bilmediğim uyuşturucuları deneme, hiç sevmediğim bazı insanlardan intikam alma gibi “ağır suçlar” veya “gülümseten durumlar” kapsamına giren şeylerdi. Kimlerden nefret ettiğimin hesabını yapmaya başladığımda oldukça şaşırdım ve elimdeki listeyi tersine çevirsem daha iyi olur diye düşündüm. Acaba hayatta hiç nefret duymayan, öfkelenmeyen, her şeye iyimserlikle bakan insanlar var mıdır?

Ama, bu oyun bir farkla gerçek olunca (henüz ölümcül durumda değildim ama durum “belirsiz” di) bu tür şeyleri çok da istemediğimi gördüm. Seks yapma isteğim, ilaçlar sayesinde normal zamandakinin çok altına inmişti, hatta hiç yoktu. (Bu sanıldığı kadar kötü bir durum da değil üstelik). İstediğim kitapları satın alabildikten sonra çok para sahibi olarak ne yapacaktım ki? Aklıma çocukluğumda seyrettiğim bir film geldi: kahramanımız belli bir süre içinde büyük bir parayı harcamak zorunda idi ve film boyunca bu işi birlikte yapıyordunuz ama para bitmedi ve iddiayı hep birlikte kaybettik.  Para anlamını yitirmişti. Ayrıca banka soyamıyacak kadar yorgundum. Uyuşturucu deneme meselesi ise oldukça ironik geldi çünkü haftada bir litrelerce zehir ve uyuşturucu alıyordum. (ne hayaller gördüğümü bir bilseniz!) İntikam alma ise zaman ve zeka işi idi. O sıralar her ikisinden de yoksundum.

Hayat bana bu fırsatı vermişken, hiçbir şey yapmamak olmazdı, gezmeye başladım. Öncelikle yaşadığım mahalleyi gezdim. Daha sonra sevimli Japon turistler gibi elime bir fotoğraf makinesı alıp kenti keşfe çıktım. Her yerin, her şeyin fotoğrafını çektim. Büyük bir yönetmen olsam buraların fotoğrafını yağmur yağarken çekerim deyip yağmurları bekledim. Köşe bucak küçük hayvanlar arayıp “makro” çekimler yaptım.  Japon yönetmenler mekanları dört mevsim göstermeyi severler deyip önemli yerler için “mevsimler” serileri yaptım, çeşitli semt pazarlarına gittim,” en ucuz eşofman nerede satılıyor”un bilgisini oluşturdum. Sonra bir web sitesi yapıp hepsini oraya koydum.  Site hala duruyor mu bilmiyorum.

Zamanla sıkıntılı günlerim daha da azalarak sadece kontrol günlerinin etrafında yoğunlaşmaya başladı.  Kontrollerimin sonucu hep olumluydu, kötü bir sinyal alınmıyordu, yani her şey yolundaydı. Bu vaziyette, kemoterapiden sonra 2 yıl geçti. Artık kontrollerimin 6 ayda bire çıkacağını bilmek beni sevindiriyordu. Yaşadığım küçük sıkıntıları da büyütmez oldum.  Yasak hayallerim yavaş yavaş geri gelmeye başlamıştı.

Kontrollerim sırasında sıkça yapılan taramalarda karaciğerimdeki yağlanma genel anlamda doktorların şikayet konusu oldu. Ultrason yapan doktor yağlanma nedeni ile hiç bir şey göremediğini söylüyordu. Asıl olarak bu nedenle günlük jimnastik hareketlerine başladım ama bir süre sonra evde yaptığım bu hareketler yetersiz oldu ve kendimi sokaklara atıp tempolu yürüyüşlere giriştim. Fotoğraf makinem ile şehir turuna başlamadan önce sabahları yaptığım bu yürüyüşler gerçekten işe yaradı ve karaciğer yağlarımın hepsini erittim. Bu başarılı uygulamanın ardından, biraz da oksijen kürüne takılmalıyım deyip adalara seferlere başladım. Bu geliş gidişler sonucu, begonvillerin, mimozaların, ıhlamurların kokusuna, temiz havanın büyüsüne, sokakların sessizliğine kapılıp senaryolar, öyküler yazma faaliyetimi hızlandırdım. Yazılarımda sıklıkla, adada gördüğüm bazı imgeleri kullanmaya başladım; gizemli ağaçlar, içi tozlu dosyalarla dolu eski devlet daireleri, teşhis için anlaşılmaz kitaplar karıştıran doktorlar,  bitki müzesi,  rahibelerin yaşadığı manastırlar, arabacıların kahvehaneleri, şarap şenliği, ve buna benzer pek çok şey ilham kaynağım oldu. Bir şeyler yazmak çok zevkli bir uğraş ve başlamak için kanser olmayı beklemeye gerek yok! Benim “yapmak istediklerim”  listesi ” yazmak”  maddesi ile oldukça netleşmiş oldu.


Ada yaşamım sırasında ayrıca kansere karşı alternatif tıp yöntemlerini ve dünya üzerindeki çeşitli ülkelerde sunulan çözümleri araştırdım, ancak orada geçirdiğim ilk ayların sonunda beni bir sürpriz bekliyordu…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder