İnsan
küçük yaşlardan, hatta bebekliğinden başlayarak kendine yasaklanan pek çok
şeyin olduğu bu dünyada, yasaklar dünyasında yaşar. Önceleri anne baba ve yakın
çevre tarafından konulan bu yasaklar okul dönemi ile daha genişler ve
büyüdüğünüzde hep çıkarıp çıkarıp silkelemek istediğiniz tozlu bir cekete
dönüşür. Kanser olduğumu öğrendiğimde ilk aklıma gelen şey “tamam artık, buraya
kadarmış” idi. Kemoterapi sırasında, eğer kemoterapiyi düzgün atlatırsam daha
sonra neler yapacağımı düşlemeye başladım. Yasaklara karşı bir başkaldırı her
zamankinden daha kolaydı. Bu oyunu sağlıklı iken de oynardım. Doktorun bana
kanser olduğumu söylediğini ve sınırlı bir hayatım kaldığını hayal eder, o
zaman yapacaklarımın hayalini kurardım. Kurduğum hayaller genellikle yasaklanan yaşamın eylemleri
merkeze alınarak kurgulanmış olurdu. Korkaklığımı aşıp da gerçekleştirmeye
çalıştıklarımı şimdi hiç hatırlamıyorum. Büyük idealleri bir kenara bırakıp çizgi
dışı bir şeyler yapmak – ya da yapmayı istemek- kimi zaman devamını sağlamak
için de gerekli olabilir. Daha çok seks yapma isteği, banka soyarak veya başka
bir yolla çok para sahibi olma ve bu paraları harcama (çok para ile ne
yapacağımı tam olarak hiç bilemedim), tadını hiç bilmediğim uyuşturucuları
deneme, hiç sevmediğim bazı insanlardan intikam alma gibi “ağır suçlar” veya
“gülümseten durumlar” kapsamına giren şeylerdi. Kimlerden nefret ettiğimin hesabını
yapmaya başladığımda oldukça şaşırdım ve elimdeki listeyi tersine çevirsem daha
iyi olur diye düşündüm. Acaba hayatta hiç nefret duymayan, öfkelenmeyen, her
şeye iyimserlikle bakan insanlar var mıdır?
Ama, bu
oyun bir farkla gerçek olunca (henüz ölümcül durumda değildim ama durum
“belirsiz” di) bu tür şeyleri çok da istemediğimi gördüm. Seks yapma isteğim,
ilaçlar sayesinde normal zamandakinin çok altına inmişti, hatta hiç yoktu. (Bu
sanıldığı kadar kötü bir durum da değil üstelik). İstediğim kitapları satın
alabildikten sonra çok para sahibi olarak ne yapacaktım ki? Aklıma çocukluğumda
seyrettiğim bir film geldi: kahramanımız belli bir süre içinde büyük bir parayı
harcamak zorunda idi ve film boyunca bu işi birlikte yapıyordunuz ama para
bitmedi ve iddiayı hep birlikte kaybettik.
Para anlamını yitirmişti. Ayrıca banka soyamıyacak kadar yorgundum.
Uyuşturucu deneme meselesi ise oldukça ironik geldi çünkü haftada bir
litrelerce zehir ve uyuşturucu alıyordum. (ne hayaller gördüğümü bir bilseniz!)
İntikam alma ise zaman ve zeka işi idi. O sıralar her ikisinden de yoksundum.
Hayat
bana bu fırsatı vermişken, hiçbir şey yapmamak olmazdı, gezmeye başladım.
Öncelikle yaşadığım mahalleyi gezdim. Daha sonra sevimli Japon turistler gibi
elime bir fotoğraf makinesı alıp kenti keşfe çıktım. Her yerin, her şeyin
fotoğrafını çektim. Büyük bir yönetmen olsam buraların fotoğrafını yağmur
yağarken çekerim deyip yağmurları bekledim. Köşe bucak küçük hayvanlar arayıp
“makro” çekimler yaptım. Japon
yönetmenler mekanları dört mevsim göstermeyi severler deyip önemli yerler için
“mevsimler” serileri yaptım, çeşitli semt pazarlarına gittim,” en ucuz eşofman
nerede satılıyor”un bilgisini oluşturdum. Sonra bir web sitesi yapıp hepsini
oraya koydum. Site hala duruyor mu
bilmiyorum.
Zamanla
sıkıntılı günlerim daha da azalarak sadece kontrol günlerinin etrafında
yoğunlaşmaya başladı. Kontrollerimin
sonucu hep olumluydu, kötü bir sinyal alınmıyordu, yani her şey yolundaydı. Bu
vaziyette, kemoterapiden sonra 2 yıl geçti. Artık kontrollerimin 6 ayda bire
çıkacağını bilmek beni sevindiriyordu. Yaşadığım küçük sıkıntıları da büyütmez
oldum. Yasak hayallerim yavaş yavaş geri
gelmeye başlamıştı.
Kontrollerim
sırasında sıkça yapılan taramalarda karaciğerimdeki yağlanma genel anlamda
doktorların şikayet konusu oldu. Ultrason yapan doktor yağlanma nedeni ile hiç
bir şey göremediğini söylüyordu. Asıl olarak bu nedenle günlük jimnastik
hareketlerine başladım ama bir süre sonra evde yaptığım bu hareketler yetersiz
oldu ve kendimi sokaklara atıp tempolu yürüyüşlere giriştim. Fotoğraf makinem
ile şehir turuna başlamadan önce sabahları yaptığım bu yürüyüşler gerçekten işe
yaradı ve karaciğer yağlarımın hepsini erittim. Bu başarılı uygulamanın
ardından, biraz da oksijen kürüne takılmalıyım deyip adalara seferlere
başladım. Bu geliş gidişler sonucu, begonvillerin, mimozaların, ıhlamurların
kokusuna, temiz havanın büyüsüne, sokakların sessizliğine kapılıp senaryolar,
öyküler yazma faaliyetimi hızlandırdım. Yazılarımda sıklıkla, adada gördüğüm
bazı imgeleri kullanmaya başladım; gizemli ağaçlar, içi tozlu dosyalarla dolu
eski devlet daireleri, teşhis için anlaşılmaz kitaplar karıştıran doktorlar, bitki müzesi,
rahibelerin yaşadığı manastırlar, arabacıların kahvehaneleri, şarap
şenliği, ve buna benzer pek çok şey ilham kaynağım oldu. Bir şeyler yazmak çok
zevkli bir uğraş ve başlamak için kanser olmayı beklemeye gerek yok! Benim
“yapmak istediklerim” listesi ”
yazmak” maddesi ile oldukça netleşmiş
oldu.
Ada
yaşamım sırasında ayrıca kansere karşı alternatif tıp yöntemlerini ve dünya
üzerindeki çeşitli ülkelerde sunulan çözümleri araştırdım, ancak orada
geçirdiğim ilk ayların sonunda beni bir sürpriz bekliyordu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder