15 Şubat 2015 Pazar

ALTERNATİF TIP

Çoğu insanın kanserle ilgili bilgisi alternatif tıp çerçevesini pek aşmıyor.  Alternatif tıp kendini satabilmek ve gerçek alternatif olabilmek için medyada sıkça boy gösterdiğinden ve hatta ilgili haberlerin magazin sayfalarını daha çok işgal etmesinden ve hayali magazin kahramanlarının hayatının model oluşturmasından dolayı (ünlü kişi kanseri yendi haberlerini sık sık görürsünüz) durum böyle. Bu haberlerde başı hep beslenme çeşitleri ve ürünleri çekiyor. Sıkça hangi ürünlerin kansere iyi geldiğini ve hatta çare olduğunu okuyoruz. Bunun dışında, yine sıkça bilmem ne kanserine çare bulunuyor; itibarlı bir ülkenin bilim insanları müjde veriyorlar. Çalışmalar “yıllarca yapılmış” oluyor. Facebook’da limonun kansere çok iyi geldiğini ve hatta kemoterapiden çok daha yararlı olduğunu bildiren bir yazı uzunca süre paylaşılmıştı. Çeşitli otlar, bitkisel ürünler, ülkelerdeki özel klinikler (bu konuda Amerika başı çekiyor) Tibet rahiplerinin veya ünlü tıp doktorunun şifacı çözümleri, kulaktan kulağa yayılan “bazı çözümler”, şifalı sular, suların ağırlaştırılmışları, özel vitaminler, ozon kürleri vs, vs.. hep aynı ticari yapının parçaları. Bunların hiç birine aldırmayın demiyorum ama kolayca kanmayın, düşünün, sorun, araştırın, sonra karar verin. Bir de piyasadaki şarlatanlardan kendinizi korumaya özen gösterin derim.

“Siz adaçayı içiyorsunuz, ölmezsiniz ki!” diyen yazarın tavsiyesine uygun olarak Büyükada iskelesinin arkasındaki kahvelerde, hem etrafı seyretmek, hem kalabalığın enerjisinden biraz olsun kapmak hem de bolca Rumca ve Arapça konuşmaların bizi yabancı bir yerdeymişiz ama oranın asli parçalarından biriymişiz gibi hissettirmesini sağlamak için verilen adaçayı molaları, uzun yürüyüşler, nefis doğa kokuları içinde kitap okumalar, ağacınızdan kopardığınız mandalinalar, renkleri bir kez daha sevmenizi sağlayan begonviller, işte bütün bunlardı alternatif tıp. Doğru bir hamle yapmıştım, keyifli günlerdi.

Ama tatsız haber pusuda bekliyormuş ve beklenmedik bir anda geldi. Akciğerimde görüntüsü güzel olmayan bir kitle vardı. Yine bildik testler başladı ve kesin sonuca varıldı: akciğerimde bir tümör vardı. Tümörün küçüklüğü ve operasyona müsait olması yine iyi haber olarak algılanmalıydı. Ancak tümörün tipi ameliyat sırasında tespit edilecek ve buna bağlı olarak hem ameliyat sırasında bazı kararlar alınacak hem de tedavi yöntemine karar verilecekti. Ameliyat sırasında lenflerde görülen sıçramalara bakılarak akciğerimin bir lobu tamamen alındı. Çıkarılan parçalar patolojiye gönderildi. Ameliyatım bu kez kısa sürdü. Hastane odam da bir öncekine göre daha büyük ve daha konforlu idi. Çok ziyaretçi gelmemesini özellikle eşimden rica etmiştim ve çok gelen olmadı. Tüm hasta odalarının ortak olarak açıldığı salon bence hastanenin en iyi tasarlanmış bölümü idi. Bir gece pek çok hasta ve yakınları hep birlikte “Alkatraz Kuşçusu” filmini izledik. Durumu uygun olanlar çay ve kahve bile içti.

Bu ikinci ameliyatın diğer bir iyi tarafı da ameliyat sonrası su içmeme izin veriliyor olmasıydı. Bunu ameliyat öncesi sorup teyidini almıştım. Bir başka iyilik ise dikişlerimin kendi kendine eriyen bir maddeden olmasıydı. Yani dikiş aldırmak gibi bir problemim de olmayacaktı. Yaşasın!  Oldukça moralli olarak girdiğim ameliyattan sonra moralli halim devam etti ve 3 gün sonra hastaneden çıktım. Ama sıkıcı haber 3 gün sonra geldi: 6 ay daha yeni bir kemoterapi sürecinden geçecektim. Neler yaşayacağımı düşündüm. İki sene öncesi ilk kemoterapide neler yaşadığımı hatırlamaya çalıştım. Buna “hatırlama” diyorum çünkü kısa bir süre geçmiş olmasına karşın yaşadıklarımın bir kısmını unutmuştum Burada yazdığım gibi genel tanımlarla sıkıntılarımın isimlerini hatırladım ama her birini tek tek düşündüğümde yaşadığım spesifik duyguları hatırlayamıyordum. Mide bulantısı ama nasıl bir şey? Kendimi iyi hissetmemek ama duygusu neydi? O zaman fazla sıkılmaya gerek yoktu; yaşanacak ve geçecekti. Tıpkı birincisi gibi!

Tedavim ilkini yaşadığım hastanede başladı. Hemşirelerin çoğu değişmişti ama hala tanıdıklar vardı. Ben bölümün kıdemlisi olarak ve itinalı olduğunu hissettiğim bir ilgi ile karşılandım. Prosedürler aynı idi; çeşitli uyarı bilgileri kağıtlara yazılı olarak yine elime verildi ama bu kez dikkatli okumadım. Her şey yazılanlar gibi olmuyordu çünkü. Bu kez tedavimdeki ilaçlar da değiştirilmişti ve ayrıca takviye bir ilaç kullanılacaktı.(bu takviye ilaca bazı gen testleri yapıldıktan sonra karar verildi) Bu nedenle seanslar 15 günde bir değil haftada bir yapılacaktı. Toplam 24 seans. Daha ilk seansta farklı bir ilacın etkisini hissettim. Verildikten kısa bir süre sonra ince bir mide bulantısı ve ürpertiler başladı ve bu durum hastaneden çıkıp eve gidene kadar devam etti. Şimdi bile duygusunu hatırladığım bu sıkıntı her seansta tekrarlandı. Küçük şekerler yiyerek bu durumun bir ölçüde önüne geçmeyi başardım. İkinci kemoterapi seansında belirleyici olan bir durum da hiçbir hastada görülmeyen biçimde iştahımın artmış olmasıydı. Aslında tam olarak iştahlılık denemeyecek bu durum, kendimi sürekli aç hissetmemin ve bir şeyler yemezsem midemin ağrımaya başlayacağı hissinin sonucu idi. Böylelikle günde 6-7 öğün yemek yemeye başladım. Diyetisyen doktorun da desteklediği bu durum sonucu kemoterapi sırasında 10 kilo aldım. Sık rastlanan bir durum değildi bu. 


Aktif bir yaşantım olmadı bu dönemde. Kendimi evden pek çıkmamaya planladım. Zaten arkadaşım olan kitaplarla ilişkim bu dönemde dostluk seviyesine yükseldi ve yazmak eylemime coşkuyla devam ettim. Diğer bir desteğim de koleksiyonumda bulunan filmler idi. 6 aylık kemoterapi böylece bir kez daha sona erdi. Ben buna asla katlanamam, bir daha bu günleri yaşayamam dense de yaşanıyor. Eğitim sürecinin sonu yok. Konumuzda gitgide ustalaşıyoruz!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder