Çoğu
insanın kanserle ilgili bilgisi alternatif tıp çerçevesini pek aşmıyor. Alternatif tıp kendini satabilmek ve gerçek
alternatif olabilmek için medyada sıkça boy gösterdiğinden ve hatta ilgili
haberlerin magazin sayfalarını daha çok işgal etmesinden ve hayali magazin
kahramanlarının hayatının model oluşturmasından dolayı (ünlü kişi kanseri yendi
haberlerini sık sık görürsünüz) durum böyle. Bu haberlerde başı hep beslenme
çeşitleri ve ürünleri çekiyor. Sıkça hangi ürünlerin kansere iyi geldiğini ve
hatta çare olduğunu okuyoruz. Bunun dışında, yine sıkça bilmem ne kanserine
çare bulunuyor; itibarlı bir ülkenin bilim insanları müjde veriyorlar.
Çalışmalar “yıllarca yapılmış” oluyor. Facebook’da limonun kansere çok iyi
geldiğini ve hatta kemoterapiden çok daha yararlı olduğunu bildiren bir yazı
uzunca süre paylaşılmıştı. Çeşitli otlar, bitkisel ürünler, ülkelerdeki özel
klinikler (bu konuda Amerika başı çekiyor) Tibet rahiplerinin veya ünlü tıp
doktorunun şifacı çözümleri, kulaktan kulağa yayılan “bazı çözümler”,
şifalı sular, suların ağırlaştırılmışları, özel vitaminler, ozon kürleri vs,
vs.. hep aynı ticari yapının parçaları. Bunların hiç birine aldırmayın
demiyorum ama kolayca kanmayın, düşünün, sorun, araştırın, sonra karar verin.
Bir de piyasadaki şarlatanlardan kendinizi korumaya özen gösterin derim.
“Siz
adaçayı içiyorsunuz, ölmezsiniz ki!” diyen yazarın tavsiyesine uygun olarak
Büyükada iskelesinin arkasındaki kahvelerde, hem etrafı seyretmek, hem
kalabalığın enerjisinden biraz olsun kapmak hem de bolca Rumca ve Arapça
konuşmaların bizi yabancı bir yerdeymişiz ama oranın asli parçalarından
biriymişiz gibi hissettirmesini sağlamak için verilen adaçayı molaları, uzun
yürüyüşler, nefis doğa kokuları içinde kitap okumalar, ağacınızdan kopardığınız
mandalinalar, renkleri bir kez daha sevmenizi sağlayan begonviller, işte bütün
bunlardı alternatif tıp. Doğru bir hamle yapmıştım, keyifli günlerdi.
Ama
tatsız haber pusuda bekliyormuş ve beklenmedik bir anda geldi. Akciğerimde
görüntüsü güzel olmayan bir kitle vardı. Yine bildik testler başladı ve kesin
sonuca varıldı: akciğerimde bir tümör vardı. Tümörün küçüklüğü ve operasyona
müsait olması yine iyi haber olarak algılanmalıydı. Ancak tümörün tipi ameliyat
sırasında tespit edilecek ve buna bağlı olarak hem ameliyat sırasında bazı
kararlar alınacak hem de tedavi yöntemine karar verilecekti. Ameliyat sırasında
lenflerde görülen sıçramalara bakılarak akciğerimin bir lobu tamamen alındı.
Çıkarılan parçalar patolojiye gönderildi. Ameliyatım
bu kez kısa sürdü. Hastane odam da bir öncekine göre daha büyük ve daha
konforlu idi. Çok ziyaretçi gelmemesini özellikle eşimden rica etmiştim ve çok
gelen olmadı. Tüm hasta odalarının ortak olarak açıldığı salon bence hastanenin
en iyi tasarlanmış bölümü idi. Bir gece pek çok hasta ve yakınları hep birlikte
“Alkatraz Kuşçusu” filmini izledik. Durumu uygun olanlar çay ve kahve bile içti.
Bu ikinci
ameliyatın diğer bir iyi tarafı da ameliyat sonrası su içmeme izin veriliyor
olmasıydı. Bunu ameliyat öncesi sorup teyidini almıştım. Bir başka iyilik ise
dikişlerimin kendi kendine eriyen bir maddeden olmasıydı. Yani dikiş aldırmak
gibi bir problemim de olmayacaktı. Yaşasın! Oldukça moralli olarak girdiğim ameliyattan
sonra moralli halim devam etti ve 3 gün sonra hastaneden çıktım. Ama sıkıcı
haber 3 gün sonra geldi: 6 ay daha yeni bir kemoterapi sürecinden geçecektim.
Neler yaşayacağımı düşündüm. İki sene öncesi ilk kemoterapide neler yaşadığımı
hatırlamaya çalıştım. Buna “hatırlama” diyorum çünkü kısa bir süre geçmiş
olmasına karşın yaşadıklarımın bir kısmını unutmuştum Burada yazdığım gibi
genel tanımlarla sıkıntılarımın isimlerini hatırladım ama her birini tek tek
düşündüğümde yaşadığım spesifik duyguları hatırlayamıyordum. Mide bulantısı ama nasıl bir şey? Kendimi iyi hissetmemek
ama duygusu neydi? O zaman fazla sıkılmaya gerek yoktu; yaşanacak ve geçecekti.
Tıpkı birincisi gibi!
Tedavim
ilkini yaşadığım hastanede başladı. Hemşirelerin çoğu değişmişti ama hala
tanıdıklar vardı. Ben bölümün kıdemlisi olarak ve itinalı olduğunu hissettiğim
bir ilgi ile karşılandım. Prosedürler aynı idi; çeşitli uyarı bilgileri
kağıtlara yazılı olarak yine elime verildi ama bu kez dikkatli okumadım. Her
şey yazılanlar gibi olmuyordu çünkü. Bu kez tedavimdeki ilaçlar da
değiştirilmişti ve ayrıca takviye bir ilaç kullanılacaktı.(bu takviye ilaca
bazı gen testleri yapıldıktan sonra karar verildi) Bu nedenle seanslar 15 günde
bir değil haftada bir yapılacaktı. Toplam 24 seans. Daha ilk seansta farklı bir
ilacın etkisini hissettim. Verildikten kısa bir süre sonra ince bir mide
bulantısı ve ürpertiler başladı ve bu durum hastaneden çıkıp eve gidene kadar
devam etti. Şimdi bile duygusunu hatırladığım bu sıkıntı her seansta
tekrarlandı. Küçük şekerler yiyerek bu durumun bir ölçüde önüne geçmeyi
başardım. İkinci kemoterapi seansında belirleyici olan bir durum da hiçbir
hastada görülmeyen biçimde iştahımın artmış olmasıydı. Aslında tam olarak
iştahlılık denemeyecek bu durum, kendimi sürekli aç hissetmemin ve bir şeyler
yemezsem midemin ağrımaya başlayacağı hissinin sonucu idi. Böylelikle günde 6-7
öğün yemek yemeye başladım. Diyetisyen doktorun da desteklediği bu durum sonucu
kemoterapi sırasında 10 kilo aldım. Sık rastlanan bir durum değildi bu.
Aktif
bir yaşantım olmadı bu dönemde. Kendimi evden pek çıkmamaya planladım. Zaten
arkadaşım olan kitaplarla ilişkim bu dönemde dostluk seviyesine yükseldi ve
yazmak eylemime coşkuyla devam ettim. Diğer bir desteğim de koleksiyonumda
bulunan filmler idi. 6 aylık kemoterapi böylece bir kez daha sona erdi. Ben
buna asla katlanamam, bir daha bu günleri yaşayamam dense de yaşanıyor.
Eğitim sürecinin sonu yok. Konumuzda gitgide ustalaşıyoruz!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder