20 Şubat 2015 Cuma

NASIL YAPMALI?

Yaşadıklarımı tarih sırası ile  anlatıyorum lütfen en baştan başlayın ama herhangi birinden de başlayabilirsiniz elbette.


‎"bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar 
hala bir umut var mıdır
 
çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde
 
ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz
 
sadece rüzgarlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar
 
açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken 
kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız
 
sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim
 
senin ve benim, yani bizim için..
(Murathan Mungan)


Ben; bir hastalık ve çöküntü modeli olarak ben ama sarılmasını seven ve hala bu konuda ısrarlı olan ben 4 aylık hayat dilimlerimi yaşamaya devam ediyorum. Enerjik değilim, bu da hayatıma genel anlamda mutluluk çıtasının yükselmesi olarak yansıyor ama hiç ummadığım anlarda yaşadığım küçücük duygularda mutluluğu hissedebiliyorum. Doğaya, hayvanlara daha yakınım. Kendime ise çok ama çok yakınım. Hücrelerimi bile hissedebiliyorum.  

Kanserle yaşamak, teşhis, korkular, tedavi süreçleri, yaşamında, çevrende olan değişiklikler, ilişkilerin yeniden tanımı, tüm bu süreçler insanı acıyla daha samimi hale getiriyor, hatta kimi zaman elele tutuşturuyor.  Ama her şey o kadar da kötü değil!

İnsan acı çektiğinde veya çok acı çektiğinde mutluluk düşünsel olarak da eylemsel olarak da daha önemli ve kıymetli hale geliyor. Ama belki de daha kolay. Acı çekmek, karanlıkta kalmak ışığı daha kolay algılamayı sağlıyor. Burnunun dibinde duranları da görmeye başlıyorsun sanki ışık bir delikten geçip oraya, göremediğin noktaya odaklanıp sana yardım ediyormuş gibi.  Bir şeyler anımsamaya başlıyorsun, hoş şeyler, sonra bunlar birleşip başka bir duygu oluşuyor. Işık geziniyor odanın içinde ve hatırladıkların çoğalıyor, duyguların coşuyor, başka bir bütün oluşturuyor. Artık ne hatırladığını ve duygunu tam olarak anlayamıyorsun, bilmiyorsun, bilsen de algılayamıyorsun. İşte bu diyorsun, tam olarak bu; hayal dünyan anılarla buluşur, dalga dalgadır, hissi çok kısa sürer. Ne kadar kısa sürdüğünü algılaman da hissin devamına neden olur. İnsanın yüzüne ılık havada hafif hafif vuran bir yel gibidir.

İnsan kanseri kuşkusuz tek başına değil, çevresi ile birlikte yaşıyor. Psikolojik gerilimler, hastanın çeşitli dönemlerde yakın bakıma gereksinim duyması, kimi vakalarda acı dozunun yüksekliği vb sonucu, ilişkiler değişiyor, zedeleniyor, hatta parçalanıyor ama bunların önem sırası daha altta. Kanser nedeni ile ızdırap çekmek ya da ızdırap çektiğini zannetmek  insanı daha asil, daha bilge filan yapmıyor, ızdırap çekmek çoğu zaman bireyi azaltıyor, acı, değerden düşürüyor.

Öncelikle hastalığın yarattığı içsel sorunların, hastalığı yaşayanlar açısından ilk elde değerlendirilmesi konuyu daha çekici kılacaktır. Bu yaklaşım, yani benim yaklaşımım bir kanserlinin yaklaşımı. Filmlerin bile benim için yapıldığını düşünmeye başladım sanırım. Hasta olmayan kişiler açısından neyin önemli olacağını bilemiyorum. Kanserle savaşma gibi bir konu öne çıkıyorsa, filmlerde az da olsa kontrollere yönelik bir özendirme olmalı ama böyle bir filme hiç rastlamadım. 

Çevresel sorunlara vurgu yapan bir belgeselde insanlık olarak çok hızlandığımızı, her konuda çok hızlı yol aldığımızı söylüyordu, mesafe ölçüsü artık dakikalar mı oldu? Diye sordu. Ne kadar uzaklıkta? sorusuna daima zaman birimini kullanarak cevap verdiğimi fark ettim. Evet çok hızlandık ve gittikçe de hızlanıyoruz. Yavaşlığa hiç kimsenin tahammülü yok, hatta hoşgörü bile gösterilmiyor. Hücrelerimiz bu hıza dayanmıyor başkalaşıyorlar. Yavaşlamamız lazım!

Vücudunuzu kontrolden geçirmek ve olası hastalıkların erken teşhisini sağlamak için genetik kodlar aramaya çok gerek yok, bu herkesin yapması gerekli bir şey. Özellikle vücudun yorgunluk dönemlerinin başladığı 40 lı yaşlardan itibaren bu kontrollerin önemi daha da artıyor. Kimi kontrollerde alınacak tedbirlerle bazı kanser türlerinin oluşumu engellenebiliyor. Mesela kolonoskopi ile tespit edilecek poliplerin alınması ile kolon kanseri riski yok edilebiliyor. Klişe laflar gibi görünse de bu tür söylemlerin çok fazla tekrarlanmasında yarar var çünkü çoğu insan bunları dinlemiyor ya da önemini algılamıyor.

Zaman geçiyor ve şunu öğreniyorum: Hiç bir şey dayanılamayacak kadar kötü değildir…
Ölümü içimde taşıyorum; genetik bir kodda veya kusurlu bir organda ve vücudumda süregiden bir savaş var.  Elbet birgün barış sağlanır.

Hoşçakalın. 
  

15 Şubat 2015 Pazar

ALTERNATİF TIP

Çoğu insanın kanserle ilgili bilgisi alternatif tıp çerçevesini pek aşmıyor.  Alternatif tıp kendini satabilmek ve gerçek alternatif olabilmek için medyada sıkça boy gösterdiğinden ve hatta ilgili haberlerin magazin sayfalarını daha çok işgal etmesinden ve hayali magazin kahramanlarının hayatının model oluşturmasından dolayı (ünlü kişi kanseri yendi haberlerini sık sık görürsünüz) durum böyle. Bu haberlerde başı hep beslenme çeşitleri ve ürünleri çekiyor. Sıkça hangi ürünlerin kansere iyi geldiğini ve hatta çare olduğunu okuyoruz. Bunun dışında, yine sıkça bilmem ne kanserine çare bulunuyor; itibarlı bir ülkenin bilim insanları müjde veriyorlar. Çalışmalar “yıllarca yapılmış” oluyor. Facebook’da limonun kansere çok iyi geldiğini ve hatta kemoterapiden çok daha yararlı olduğunu bildiren bir yazı uzunca süre paylaşılmıştı. Çeşitli otlar, bitkisel ürünler, ülkelerdeki özel klinikler (bu konuda Amerika başı çekiyor) Tibet rahiplerinin veya ünlü tıp doktorunun şifacı çözümleri, kulaktan kulağa yayılan “bazı çözümler”, şifalı sular, suların ağırlaştırılmışları, özel vitaminler, ozon kürleri vs, vs.. hep aynı ticari yapının parçaları. Bunların hiç birine aldırmayın demiyorum ama kolayca kanmayın, düşünün, sorun, araştırın, sonra karar verin. Bir de piyasadaki şarlatanlardan kendinizi korumaya özen gösterin derim.

“Siz adaçayı içiyorsunuz, ölmezsiniz ki!” diyen yazarın tavsiyesine uygun olarak Büyükada iskelesinin arkasındaki kahvelerde, hem etrafı seyretmek, hem kalabalığın enerjisinden biraz olsun kapmak hem de bolca Rumca ve Arapça konuşmaların bizi yabancı bir yerdeymişiz ama oranın asli parçalarından biriymişiz gibi hissettirmesini sağlamak için verilen adaçayı molaları, uzun yürüyüşler, nefis doğa kokuları içinde kitap okumalar, ağacınızdan kopardığınız mandalinalar, renkleri bir kez daha sevmenizi sağlayan begonviller, işte bütün bunlardı alternatif tıp. Doğru bir hamle yapmıştım, keyifli günlerdi.

Ama tatsız haber pusuda bekliyormuş ve beklenmedik bir anda geldi. Akciğerimde görüntüsü güzel olmayan bir kitle vardı. Yine bildik testler başladı ve kesin sonuca varıldı: akciğerimde bir tümör vardı. Tümörün küçüklüğü ve operasyona müsait olması yine iyi haber olarak algılanmalıydı. Ancak tümörün tipi ameliyat sırasında tespit edilecek ve buna bağlı olarak hem ameliyat sırasında bazı kararlar alınacak hem de tedavi yöntemine karar verilecekti. Ameliyat sırasında lenflerde görülen sıçramalara bakılarak akciğerimin bir lobu tamamen alındı. Çıkarılan parçalar patolojiye gönderildi. Ameliyatım bu kez kısa sürdü. Hastane odam da bir öncekine göre daha büyük ve daha konforlu idi. Çok ziyaretçi gelmemesini özellikle eşimden rica etmiştim ve çok gelen olmadı. Tüm hasta odalarının ortak olarak açıldığı salon bence hastanenin en iyi tasarlanmış bölümü idi. Bir gece pek çok hasta ve yakınları hep birlikte “Alkatraz Kuşçusu” filmini izledik. Durumu uygun olanlar çay ve kahve bile içti.

Bu ikinci ameliyatın diğer bir iyi tarafı da ameliyat sonrası su içmeme izin veriliyor olmasıydı. Bunu ameliyat öncesi sorup teyidini almıştım. Bir başka iyilik ise dikişlerimin kendi kendine eriyen bir maddeden olmasıydı. Yani dikiş aldırmak gibi bir problemim de olmayacaktı. Yaşasın!  Oldukça moralli olarak girdiğim ameliyattan sonra moralli halim devam etti ve 3 gün sonra hastaneden çıktım. Ama sıkıcı haber 3 gün sonra geldi: 6 ay daha yeni bir kemoterapi sürecinden geçecektim. Neler yaşayacağımı düşündüm. İki sene öncesi ilk kemoterapide neler yaşadığımı hatırlamaya çalıştım. Buna “hatırlama” diyorum çünkü kısa bir süre geçmiş olmasına karşın yaşadıklarımın bir kısmını unutmuştum Burada yazdığım gibi genel tanımlarla sıkıntılarımın isimlerini hatırladım ama her birini tek tek düşündüğümde yaşadığım spesifik duyguları hatırlayamıyordum. Mide bulantısı ama nasıl bir şey? Kendimi iyi hissetmemek ama duygusu neydi? O zaman fazla sıkılmaya gerek yoktu; yaşanacak ve geçecekti. Tıpkı birincisi gibi!

Tedavim ilkini yaşadığım hastanede başladı. Hemşirelerin çoğu değişmişti ama hala tanıdıklar vardı. Ben bölümün kıdemlisi olarak ve itinalı olduğunu hissettiğim bir ilgi ile karşılandım. Prosedürler aynı idi; çeşitli uyarı bilgileri kağıtlara yazılı olarak yine elime verildi ama bu kez dikkatli okumadım. Her şey yazılanlar gibi olmuyordu çünkü. Bu kez tedavimdeki ilaçlar da değiştirilmişti ve ayrıca takviye bir ilaç kullanılacaktı.(bu takviye ilaca bazı gen testleri yapıldıktan sonra karar verildi) Bu nedenle seanslar 15 günde bir değil haftada bir yapılacaktı. Toplam 24 seans. Daha ilk seansta farklı bir ilacın etkisini hissettim. Verildikten kısa bir süre sonra ince bir mide bulantısı ve ürpertiler başladı ve bu durum hastaneden çıkıp eve gidene kadar devam etti. Şimdi bile duygusunu hatırladığım bu sıkıntı her seansta tekrarlandı. Küçük şekerler yiyerek bu durumun bir ölçüde önüne geçmeyi başardım. İkinci kemoterapi seansında belirleyici olan bir durum da hiçbir hastada görülmeyen biçimde iştahımın artmış olmasıydı. Aslında tam olarak iştahlılık denemeyecek bu durum, kendimi sürekli aç hissetmemin ve bir şeyler yemezsem midemin ağrımaya başlayacağı hissinin sonucu idi. Böylelikle günde 6-7 öğün yemek yemeye başladım. Diyetisyen doktorun da desteklediği bu durum sonucu kemoterapi sırasında 10 kilo aldım. Sık rastlanan bir durum değildi bu. 


Aktif bir yaşantım olmadı bu dönemde. Kendimi evden pek çıkmamaya planladım. Zaten arkadaşım olan kitaplarla ilişkim bu dönemde dostluk seviyesine yükseldi ve yazmak eylemime coşkuyla devam ettim. Diğer bir desteğim de koleksiyonumda bulunan filmler idi. 6 aylık kemoterapi böylece bir kez daha sona erdi. Ben buna asla katlanamam, bir daha bu günleri yaşayamam dense de yaşanıyor. Eğitim sürecinin sonu yok. Konumuzda gitgide ustalaşıyoruz!


5 Şubat 2015 Perşembe

HAYAT BÖYLE DE GÜZEL


İnsan küçük yaşlardan, hatta bebekliğinden başlayarak kendine yasaklanan pek çok şeyin olduğu bu dünyada, yasaklar dünyasında yaşar. Önceleri anne baba ve yakın çevre tarafından konulan bu yasaklar okul dönemi ile daha genişler ve büyüdüğünüzde hep çıkarıp çıkarıp silkelemek istediğiniz tozlu bir cekete dönüşür. Kanser olduğumu öğrendiğimde ilk aklıma gelen şey “tamam artık, buraya kadarmış” idi. Kemoterapi sırasında, eğer kemoterapiyi düzgün atlatırsam daha sonra neler yapacağımı düşlemeye başladım. Yasaklara karşı bir başkaldırı her zamankinden daha kolaydı. Bu oyunu sağlıklı iken de oynardım. Doktorun bana kanser olduğumu söylediğini ve sınırlı bir hayatım kaldığını hayal eder, o zaman yapacaklarımın hayalini kurardım. Kurduğum hayaller genellikle yasaklanan yaşamın eylemleri merkeze alınarak kurgulanmış olurdu. Korkaklığımı aşıp da gerçekleştirmeye çalıştıklarımı şimdi hiç hatırlamıyorum. Büyük idealleri bir kenara bırakıp çizgi dışı bir şeyler yapmak – ya da yapmayı istemek- kimi zaman devamını sağlamak için de gerekli olabilir. Daha çok seks yapma isteği, banka soyarak veya başka bir yolla çok para sahibi olma ve bu paraları harcama (çok para ile ne yapacağımı tam olarak hiç bilemedim), tadını hiç bilmediğim uyuşturucuları deneme, hiç sevmediğim bazı insanlardan intikam alma gibi “ağır suçlar” veya “gülümseten durumlar” kapsamına giren şeylerdi. Kimlerden nefret ettiğimin hesabını yapmaya başladığımda oldukça şaşırdım ve elimdeki listeyi tersine çevirsem daha iyi olur diye düşündüm. Acaba hayatta hiç nefret duymayan, öfkelenmeyen, her şeye iyimserlikle bakan insanlar var mıdır?

Ama, bu oyun bir farkla gerçek olunca (henüz ölümcül durumda değildim ama durum “belirsiz” di) bu tür şeyleri çok da istemediğimi gördüm. Seks yapma isteğim, ilaçlar sayesinde normal zamandakinin çok altına inmişti, hatta hiç yoktu. (Bu sanıldığı kadar kötü bir durum da değil üstelik). İstediğim kitapları satın alabildikten sonra çok para sahibi olarak ne yapacaktım ki? Aklıma çocukluğumda seyrettiğim bir film geldi: kahramanımız belli bir süre içinde büyük bir parayı harcamak zorunda idi ve film boyunca bu işi birlikte yapıyordunuz ama para bitmedi ve iddiayı hep birlikte kaybettik.  Para anlamını yitirmişti. Ayrıca banka soyamıyacak kadar yorgundum. Uyuşturucu deneme meselesi ise oldukça ironik geldi çünkü haftada bir litrelerce zehir ve uyuşturucu alıyordum. (ne hayaller gördüğümü bir bilseniz!) İntikam alma ise zaman ve zeka işi idi. O sıralar her ikisinden de yoksundum.

Hayat bana bu fırsatı vermişken, hiçbir şey yapmamak olmazdı, gezmeye başladım. Öncelikle yaşadığım mahalleyi gezdim. Daha sonra sevimli Japon turistler gibi elime bir fotoğraf makinesı alıp kenti keşfe çıktım. Her yerin, her şeyin fotoğrafını çektim. Büyük bir yönetmen olsam buraların fotoğrafını yağmur yağarken çekerim deyip yağmurları bekledim. Köşe bucak küçük hayvanlar arayıp “makro” çekimler yaptım.  Japon yönetmenler mekanları dört mevsim göstermeyi severler deyip önemli yerler için “mevsimler” serileri yaptım, çeşitli semt pazarlarına gittim,” en ucuz eşofman nerede satılıyor”un bilgisini oluşturdum. Sonra bir web sitesi yapıp hepsini oraya koydum.  Site hala duruyor mu bilmiyorum.

Zamanla sıkıntılı günlerim daha da azalarak sadece kontrol günlerinin etrafında yoğunlaşmaya başladı.  Kontrollerimin sonucu hep olumluydu, kötü bir sinyal alınmıyordu, yani her şey yolundaydı. Bu vaziyette, kemoterapiden sonra 2 yıl geçti. Artık kontrollerimin 6 ayda bire çıkacağını bilmek beni sevindiriyordu. Yaşadığım küçük sıkıntıları da büyütmez oldum.  Yasak hayallerim yavaş yavaş geri gelmeye başlamıştı.

Kontrollerim sırasında sıkça yapılan taramalarda karaciğerimdeki yağlanma genel anlamda doktorların şikayet konusu oldu. Ultrason yapan doktor yağlanma nedeni ile hiç bir şey göremediğini söylüyordu. Asıl olarak bu nedenle günlük jimnastik hareketlerine başladım ama bir süre sonra evde yaptığım bu hareketler yetersiz oldu ve kendimi sokaklara atıp tempolu yürüyüşlere giriştim. Fotoğraf makinem ile şehir turuna başlamadan önce sabahları yaptığım bu yürüyüşler gerçekten işe yaradı ve karaciğer yağlarımın hepsini erittim. Bu başarılı uygulamanın ardından, biraz da oksijen kürüne takılmalıyım deyip adalara seferlere başladım. Bu geliş gidişler sonucu, begonvillerin, mimozaların, ıhlamurların kokusuna, temiz havanın büyüsüne, sokakların sessizliğine kapılıp senaryolar, öyküler yazma faaliyetimi hızlandırdım. Yazılarımda sıklıkla, adada gördüğüm bazı imgeleri kullanmaya başladım; gizemli ağaçlar, içi tozlu dosyalarla dolu eski devlet daireleri, teşhis için anlaşılmaz kitaplar karıştıran doktorlar,  bitki müzesi,  rahibelerin yaşadığı manastırlar, arabacıların kahvehaneleri, şarap şenliği, ve buna benzer pek çok şey ilham kaynağım oldu. Bir şeyler yazmak çok zevkli bir uğraş ve başlamak için kanser olmayı beklemeye gerek yok! Benim “yapmak istediklerim”  listesi ” yazmak”  maddesi ile oldukça netleşmiş oldu.


Ada yaşamım sırasında ayrıca kansere karşı alternatif tıp yöntemlerini ve dünya üzerindeki çeşitli ülkelerde sunulan çözümleri araştırdım, ancak orada geçirdiğim ilk ayların sonunda beni bir sürpriz bekliyordu…