23 Ocak 2015 Cuma

DİLİMLENMİŞ HAYAT

Yaşadıklarımı tarih sırası ile  anlatıyorum ama herhangi birinden de başlayabilirsiniz elbette. J

Kanser olanlar yakınlarına ve çevrelerindeki kişilere karşı bir tür mahcubiyet ve çekingenlik hissediyorlar. Kalp hastası göğsünü gere gere “ben kalp hastasıyım” derken kanser olan birinin kendini ifade etmek için yeni kelimeler aradığını düşünüyorum. Ne dersiniz, hastalığın adını mı değiştirsek?

…Ve tedavim planlandığı gibi tamamlandı. Vücudumda tümör bulunmamasına rağmen yapılan kemoterapi tedavisi büyük olasılıkla hücre düzeyinde varlığını sürdüren kanserin başka bir bölgede tümör halinde oluşumuna izin vermeden yok edilmesini sağlamaktı. Başarlı ameliyatımın ardından başarılı bir tedavi geçirdiğimi ve tüm bu kabusların geride kaldığını hayal ederken, tedavinin bitiminin hemen ardından bir dizi testin yapılacağı bir kontrole girdim. Bu kontrollerin 3 er aylık aralarla en az 2 yıl, daha sonra da doktorun ön göreceği aralıkla 3 yıl daha devam edeceğini öğrendim. Pek tatsız bir şeye benziyordu.

Sürekli ateşin ortasında yaşayabilir misiniz? Bir insan olarak, bu ateşin dışında olmak, ateşin dışında hissetmek istiyordum. Oysa ki, evde yatarken, gemide kek yerken, kaş yarımadasında rampa çıkarken, julian barnes okur, her seferinde bir daha okumayacağım derken, Yunanistan adalarında, banyoda ılık suyun altında, 30 kişilik otel asansöründe, Bolu dağlarının en renkli ve de en estetik yerinde, yoğun bir sisin içinde, balık çorbası denemelerime bir yenisini eklerken, günün 11. çayını içerken, bahçedeki olmamış mandalinaları koklarken, cafe nero’da pellegrino içerken, Caddebostan sahillerinde tanıdık yüzleri ararken, skyfall seyrederken, muhalif tweetleri okurken, orada burada, şurada hep ama hep, her durumda ben hastalık düşünür, hastalık yaşar oldum. Anksiyete, panik atak, depresyon, hepsi bir arada. Paketi çözmekte zorlandım..

Bir teselli ve umut olarak, başka çarem de olmadığından, yapılanların sonuçta benim iyiliğim için yapıldığını ve hüzünlenmeye hiç gerek olmadığını kabullendim Bir aksilik varsa henüz erken aşamada iken yakalanacak ve gerekli şeyler yapılacaktı. Tıbba olan inancıma bakar mısınız!

İlk kontrol tatsız bir şekilde başladı. Çekilen tomografi sonucu yazılan 5 sayfalık raporu okuduğumda çoğunu anlamadığım ama hiç de sevimli olmadığını düşündüğüm pek çok değerlendirme ile karşılaştım. Üstelik raporu yorumlayacak olan doktorum bir seyahatte idi ve 10 gün sonra dönecekti. Hiç anlamadığım ve yorum yapmaya hiç yetkim olmayan bir konuda okuduğum rapor hayatımı 10 gün için kararttı. Kanserin tedaviye rağmen hızla yayıldığı konusunda ciddi endişeler duydum. Bu tür raporları kimsenin okumasını önermem. Hatta konuyu iyi bilen bir doktor yakınınıza bile okutmayın çünkü o doktor sizin geçmişinizi ve diğer testlerinizin sonucunu bilmemektedir.

Neyse, doktorum geldi ve endişelenecek hiçbir şeyimin olmadığını söyledi. 3 ay sonra tekrar kontrole gitmem için bana randevu vererek yolladı. Hastaneden rahatlayarak çıktım ama bu 3 aylık kontrollerin artık hayatımı dilimlere ayırdığını ve dilimin neresinde olduğuma bağlı olarak değişik dozlarda endişeli günler geçireceğimi anlamıştım.

Endişe! O güne kadar bir Yılmaz Güney filmiydi sadece Ama artık anlamı değişti ve hayatım endişelerin bütününden oluşmaya başladı. Endişe duymamam gereken bir durumda olduğumda, veya vücudumdan hiçbir olumsuz sinyal almadığım anlarda bile bu iyi durumun nedenlerini sorgular ve bizzat bu durumdan dolayı endişe duyar oldum. Endişelerin boyutları ve beraberinde getirdiği sıkıntılar 3 aylık periyodun sonuna doğru artıyor, testlere kısa bir süre kala ve testler sırasında doruğa çıkıyordu. Bu durumun, bu son derece olumsuz ruh halinin bana zarar verdiğinin farkındaydım ama ne yaparsam yapayım bundan kurtulamıyordum. Çoğu ruh hali yorumlamalarında olduğu gibi bu işte dedozönemli idi. Bir miktar endişenin, bir miktar alkol gibi yararlı bile olabileceği söylenebilir, hatta doz aşımının bile makul görülebileceği durumlar olduğu iddia edilebilir ama benimki başka bir şeydi: Kimi zaman delilik seviyesinde! Çocuklar eve geciktiğinde her baba gibi endişeler duyuyor ama telefonları açılmadığında deliye dönüyor, bayılacak gibi oluyordum. Kendimi bu durumda tedavi etmenin yollarını düşündüm ve yoğun olarak uğraşacağım bazı işler uydurmaya çalıştım. Yaptığım işle de bağlı olarak bir web sitesi yapmaya başladım. İşe yaradı! Hem site çok güzel oldu hem de ben biraz olsun normalleşmeye başladım. Ama endişeler bir kenarda pusuya yatmış bekliyordu, ben sadece geçici bir süre onları baskı altına almayı başarmıştım.


Kemoterapi sonrası sık kontroller sırasında yaşadığım bu endişeleri (psikiyatristler bu tür dönemleri daha farklı adlandırıyorlar ve onlar haklı) kısa sürede atlatmış görünüyordum ama daha sonra, bir başka dönemde, daha farklı biçimde ziyaretime geleceklerdi.

12 Ocak 2015 Pazartesi

KEMOTERAPİ

Kemoterapi çok eğiticidir. Evet, acı çekmeyi öğretir ve aynı zamanda sizi kırılgan yapar. Konuşurken sözcükleriniz azalır, geride yazılı hiçbir şey bırakmak istemediğiniz anlar olur ve asla şiir yazamazsınız. Kemoterapi tedavisi hayatın önemli paradokslarından biridir.  Sizi tedavi etmeye çalışırlar ama sağlığınız bozulur. Tarımın verimliliğini sağlayıp yaşamın devamını sağlayan böcek ilaçlarının kansere neden olması gibi. Sevimsiz bir oyun! Hastane çıkışından 1 ay sonra 6 aylık kemoterapi tedavim başladı. (tedavinin başlangıcı için ameliyatın etkilerinin büyük ölçüde geçmesi bekleniyor) İlk tedavime giderken yalnızca bir şeyden emindim: midem bulanacaktı. Kemoterapi odası pek çok hastanın bir arada, bir perdeyle ayrılmış bölgelerde rahat koltuklarda oturup ya da uzanıp tedavi gördükleri bir yer. Hastalar genellikle yaşlı insanlar ve tedaviye yanlarında genç insanlarla veya yakınlarıyla birlikte geliyorlar.  

Ağır hastalarda ve ağır dozlarda tedaviler özel odalarda yapılıyor, çünkü hastalar birkaç gün hastanede kalabiliyorlar. İlk kez buraya gelenler şaşkınlık ve tedirginlik içinde çevrelerine bakarken hemşireler ön bir eğitim yapıyorlar ve uzun uzun konuşarak anlatmak yerine size kısa ve uzun vadede başınıza gelebilecekler ile ilgili bir sürü bilginin yazılı olduğu kağıtlar veriyorlar. Hastaların çoğunun bu yazılanları okumadığını, okusa bile doğru algılamasının pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Ancak ana başlıklara takılıyorlardır: “Mide bulantısı, kusma, ishal, halsizlik” vs. Ayrıntılardaki yakıcı ve asıl mide bulandırıcı bilgilere kimsenin dikkat ettiğini veya kendi üzerine alındığını sanmıyorum. Ben, ev ödevi bilincimin yüksekliğinden olsa gerek, bu kağıtların hepsini dikkatle okudum. Çoğunda olası yan etkilerden söz ediyor ama her bünyede bu yan etkilerin farklı olabileceği konusunda uyarılar bulunuyordu. Benim algım, ana başlıklar dışındakilerin benle ilgisinin olmadığı ve olmayacağı idi. (Bu durumdan hemşirelere de söz ettim ve buna bayıldılar) Tedavi, içinde ilaçlar bulunan şişelerin sırası ile tekerlekleri olan insan boyunda askılara asılarak kan damarından bana verilmesi şeklinde. Tedavi 15 günde bir yinelenecek, toplam 12 kür. 6 saat kadar süren her seans sırasında hastanede geçirilen süreyi kitap okumak için ve zaman zaman da yazmak bir fırsat gibi gördüm, 6 ay boyunca sadece kemoterapi sırasında okuduğum 3 kitap bitirdim. Hastanede okuduklarımız gibi polisiye romanları tercih ettim, heyecanlı ve sürükleyici!. Hastanede kemoterapi sırasında gösterdiğim bu performans ilgi çekmiş olacak ki, bir televizyon kanalı için, kanser tedavisi tanıtımı için yapılan çekimler sırasında odak noktası oldum. Kemoterapi sırasında hastalarımız öyle rahatlardır ki kitaplarını okuyarak vakit geçirirler! Hem de hayal güçlerini kullanıp yazı, öykü bile yazabilirler (Çekimler NTV'de yayınlandı)

Kemoterapi sırasında, ilaç verilen gün ve ertesi gün dışında normal hayatıma devam etmeye çalıştım. Yaşadıklarım filmlerde gördüğümüz klozete kusma sahnelerinden oldukça farklı ve daha karmaşık idi. Algılarım oldukça değişikti; özellikle sesler kulağıma çok farklı geliyordu, ve ışık her zaman çok parlaktı. Tedavinin sonuna doğru durum biraz değişti; yoruldum sanırım ve pek dışarı çıkamaz oldum. “Dışarısı” ile en uzun temasım apartmanın kapısı ile araba arasındaki mesafe olmaya başladı. Evde geçirdiğim uzunca sürelerde ne yaptığımı hiç hatırlamıyorum ama daha sonraları yaşayacağım, hastalığa ilişkin yoğun düşünme seansları henüz başlamamıştı. Çocuklukta olduğu gibiydi hastalığa yaklaşımım: hastalanırsın, sana bakarlar ve geçer; en iyisi ben şu yeni aldığım puzzle ile uğraşayım. 

Hemşirelerin şefkatli yaklaşımları ile desteklenen süreç planlandığı gibi tamamlandı. 

4 Ocak 2015 Pazar

NEKAHAT

Evde salon, gündüz ziyaretime gelecekleri karşılamam açısından daha uygun olacağı ve diğer zamanlarda da hem televizyon seyretmem hem de aile üyeleriyle daha yakın olmam amacıyla benim için hazırlanmıştı. Hastaneden çıkışın ardından evin sıcaklığında geçen bir haftada bir yandan özlediğim yemekleri yerken bir yandan da bolca uyumaya vakit buldum. Gelen ziyaretçilere de daha iyi davranmaya başladım. Böyle durumlarda konuşacak çok şey olmuyor; nasılsınız, iyi misiniz? ler arasında gülümsemeler ve küçük hastane anılarının tekrarlanması, kişilerin başından geçen benzeri durumların anlatımı, anlatacak anısı olmayanların da yakın akrabalarının anılarına başvurması ile ana temalar oluşuyor.  Yalnız kaldığımda ve yemek yemeyip uyumadığımda en çok düşündüğüm şeylerden biri ölüme bu kadar yaklaşmanın bende nasıl bir duygulanım oluşturduğu idi. Gençlikte, hatta bu döneme gelene kadar hiçbir ciddi rahatsızlık geçirmemiş ve ciddi bir nedenle hastaneye bile gitmemiştim. (“hastane” benim için büyük demir kapıları olan; bu kapıların belirli saatlerde çok önemli yetkileri olan görevlilerce açıldığı, gizliliği olan ve bu gizliliğin sıkıca korunduğu bir devlet kurumu anlamını taşıyordu. Ancak yaşadığım hastalık sürecinde İstanbul'da pek çok hastaneyi tanıdım. Yıllar sonra bile kapılarından girdiğimde beni tanıyacaklarını umduğum doktor, hemşire ve hastabakıcılarla arkadaşlık kurdum. Bana yaptıkları eziyetler için hepsini affediyorum!) Ölüme göz kırpma konusu üzerinde kendimi zorladım; başkalarına anlatabileceğim, aktarabileceğim tecrübe ne idi? Konuyu kurcalayan da olmadı ama zaten soranlara verilecek cevabım yoktu. Ben ya sınıra yaklaşmamıştım ya da sınır yoktu ve her şey basitçe başlayıp bitiyordu. Sadece, eve döndükten sonra, yattığım yerden gördüğüm kimi şeyler, karşımdaki büfe, koltukların deseni, çoğu insanların yüzleri gözüme farklı görünmeye başladı, iyi ya da kötü değil, sadece farklı! Özellikle tam önümdeki büfeye fazlaca bakmış olmalıyım; öyle ki zaman zaman evin içindeki sesler bile anlam değiştirmeye başladı. Sonunda kızım önüme bir yığın film koyup zaman algımın normale dönmesini sağlayana kadar bir şeylerin yavaşlamış olduğundan eminim.

Bir hafta sonra, dikişlerin alınması için tekrar hastanedeydim. Yanındaki arkadaşı ile sürekli kendi doğumunu  konuşup benim bir kez olsun bile yüzüme bakmadan işini yapan, ben şefkat ve iyiliklerle donanmış bir meleğin varlığını beklerken yerine eline düştüğüm, duygusuz olduğunu düşündüğüm bir kadın doktorun elindeki korkunç alet vücuduma 150 kere bastırıldı. (dikişlerim “tel dikiş” olduğu için özel bir aletle ve anestezi yapılmadan alındı)  Bittiğinde “nasılsınız” nazik sorusu ile onurlandırıldım. Yanıtlamama vakit ve gerek kalmadan bu tür sorunların geçici olduğu hatırlatıldı ve teselli edilmeye çalışıldım. Sözünü ettiği sorunlarımı nasıl anlamıştı, hangilerinden söz ediyordu ve bu sorunların geçici olmayıp kalıcı olması nasıl bir şeydi acaba? Bu sıkıntılı dikiş alınma işleminden biraz sonra beni ameliyat eden operatörlerden biri yara izi boyunca her iki tarafa çok sayıda enjeksiyon yaptı ama bunu beni kandırarak yaptı. “siz şuraya yatın, bir yaranıza bakayım, ayrıca özel bir şey yapacağım hoşunuza gidecek” dedi. Adam komikti gerçekten. Aynı doktoru, yangın merdiveninde sigara içerken yakaladım.

Ameliyat olduğum bu hastaneye hastalığım nedeni ile bir daha gitmedim. Bundan sonraki süreç başka bir hastanede başlayacak ve başka bir doktorun gözetiminde yaşanacaktı: onkolojiye sevk edilmiştim ve artık dilimlenmiş yaşam başlıyordu.