4 Ocak 2015 Pazar

NEKAHAT

Evde salon, gündüz ziyaretime gelecekleri karşılamam açısından daha uygun olacağı ve diğer zamanlarda da hem televizyon seyretmem hem de aile üyeleriyle daha yakın olmam amacıyla benim için hazırlanmıştı. Hastaneden çıkışın ardından evin sıcaklığında geçen bir haftada bir yandan özlediğim yemekleri yerken bir yandan da bolca uyumaya vakit buldum. Gelen ziyaretçilere de daha iyi davranmaya başladım. Böyle durumlarda konuşacak çok şey olmuyor; nasılsınız, iyi misiniz? ler arasında gülümsemeler ve küçük hastane anılarının tekrarlanması, kişilerin başından geçen benzeri durumların anlatımı, anlatacak anısı olmayanların da yakın akrabalarının anılarına başvurması ile ana temalar oluşuyor.  Yalnız kaldığımda ve yemek yemeyip uyumadığımda en çok düşündüğüm şeylerden biri ölüme bu kadar yaklaşmanın bende nasıl bir duygulanım oluşturduğu idi. Gençlikte, hatta bu döneme gelene kadar hiçbir ciddi rahatsızlık geçirmemiş ve ciddi bir nedenle hastaneye bile gitmemiştim. (“hastane” benim için büyük demir kapıları olan; bu kapıların belirli saatlerde çok önemli yetkileri olan görevlilerce açıldığı, gizliliği olan ve bu gizliliğin sıkıca korunduğu bir devlet kurumu anlamını taşıyordu. Ancak yaşadığım hastalık sürecinde İstanbul'da pek çok hastaneyi tanıdım. Yıllar sonra bile kapılarından girdiğimde beni tanıyacaklarını umduğum doktor, hemşire ve hastabakıcılarla arkadaşlık kurdum. Bana yaptıkları eziyetler için hepsini affediyorum!) Ölüme göz kırpma konusu üzerinde kendimi zorladım; başkalarına anlatabileceğim, aktarabileceğim tecrübe ne idi? Konuyu kurcalayan da olmadı ama zaten soranlara verilecek cevabım yoktu. Ben ya sınıra yaklaşmamıştım ya da sınır yoktu ve her şey basitçe başlayıp bitiyordu. Sadece, eve döndükten sonra, yattığım yerden gördüğüm kimi şeyler, karşımdaki büfe, koltukların deseni, çoğu insanların yüzleri gözüme farklı görünmeye başladı, iyi ya da kötü değil, sadece farklı! Özellikle tam önümdeki büfeye fazlaca bakmış olmalıyım; öyle ki zaman zaman evin içindeki sesler bile anlam değiştirmeye başladı. Sonunda kızım önüme bir yığın film koyup zaman algımın normale dönmesini sağlayana kadar bir şeylerin yavaşlamış olduğundan eminim.

Bir hafta sonra, dikişlerin alınması için tekrar hastanedeydim. Yanındaki arkadaşı ile sürekli kendi doğumunu  konuşup benim bir kez olsun bile yüzüme bakmadan işini yapan, ben şefkat ve iyiliklerle donanmış bir meleğin varlığını beklerken yerine eline düştüğüm, duygusuz olduğunu düşündüğüm bir kadın doktorun elindeki korkunç alet vücuduma 150 kere bastırıldı. (dikişlerim “tel dikiş” olduğu için özel bir aletle ve anestezi yapılmadan alındı)  Bittiğinde “nasılsınız” nazik sorusu ile onurlandırıldım. Yanıtlamama vakit ve gerek kalmadan bu tür sorunların geçici olduğu hatırlatıldı ve teselli edilmeye çalışıldım. Sözünü ettiği sorunlarımı nasıl anlamıştı, hangilerinden söz ediyordu ve bu sorunların geçici olmayıp kalıcı olması nasıl bir şeydi acaba? Bu sıkıntılı dikiş alınma işleminden biraz sonra beni ameliyat eden operatörlerden biri yara izi boyunca her iki tarafa çok sayıda enjeksiyon yaptı ama bunu beni kandırarak yaptı. “siz şuraya yatın, bir yaranıza bakayım, ayrıca özel bir şey yapacağım hoşunuza gidecek” dedi. Adam komikti gerçekten. Aynı doktoru, yangın merdiveninde sigara içerken yakaladım.

Ameliyat olduğum bu hastaneye hastalığım nedeni ile bir daha gitmedim. Bundan sonraki süreç başka bir hastanede başlayacak ve başka bir doktorun gözetiminde yaşanacaktı: onkolojiye sevk edilmiştim ve artık dilimlenmiş yaşam başlıyordu.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder