Galiba
bir hastanedeki ilk tecrübem olduğu için beni 2 gün öncesinden yatılı olarak
kabul ettiler Bu 2 gün boyunca kalan son damla kanımı da alıp her gelen hastane
görevlisinin eline verilecek bir rapor haline getirdiler. Böylece pek çok
doktorun ve diğer görevlilerin beni ziyaret etmek için çok geçerli bir sebepleri
oldu. Genellikle bana ve hemşirelere çeşitli ödevler verip giden bu görevlilerden bir tanesi, gür bıyıklı bir
babayiğit beni odanın banyosuna davet etti. Bana gizli bir bilgi vermesini
beklerken hızlı bir biçimde bir eli ile beni soyarken diğer eli ile vücudumdaki tüm
kılları traş etti. Üstelik hiç uyarmadan!
Xanax
etkisi ile ameliyat sabahı sakindim. Koridorlarda ve kapı geçişlerinde illa ki
bir yerlere çarpılan ve çocuklar için eğlenceli olabilecek sedye üstünde
zıplama oyunundan sonra hiç de sinirli olmadığımı düşünerek ameliyat odasına
girdim.
Ameliyat
odasında çok dostça bir ortam vardı. Pek çok kimse – ilk anda 9-10 kişi saydım
- gülümseyerek bana bakıyordu. Anestezi doktoru küçük bir sohbet ile ne
yapacağını bana anlattıktan ve bazı standart soruları sorduktan sonra omuriliğime
bir iğne yapıp uyuşturma işlemini başlatacağını söyledi. Bu arada, oldukça
soğuk odada çırılçıplak ve incecik bir çarşafın altında yattığım için ve duruma
uygun bir tepki olarak anlatılabilecek bir refleksle titremeye başladım.
Saçlarının kızıl olduğunu düşündüğüm ama muhtemelen uykusunu iyi alamamış bir
hemşire yüzüme anlayamadığım bir derinlikle bakarken ve bildiğimiz sıradan bir
saç kurutma makinası ile çarşafın altından beni ısıtmaya çalışırken belime
yakın bir yerden iğnenin girdiğini duydum. Bir an hiçlik duygusunu hissettim.
Her şeyin bir nokta olduğu veya olacağı ve sonunda yok olacağı gibi bir şeydi.
Bu durumu, duyguyu şimdi bilincime
getiremiyorum. Kimi filmlerde kalbin tekrar BIP BIP eden bir sesin tekdüze hale
gelmesiyle (BIIIIIIP) anlatırlar ve sonra… ekranda dalgalar halinde seyreden bir ışık düz
hale gelir. Ancak hiçlik duygusu böyle değil. Dışarıdan gözlenebilecek bir şey
değil en azından. Hiçbir şey… Ama bunu söyleyebilecek bir algı ve bilinç yok.
Hayat yok, dünya yok evren yok ve hiçbir zaman var olmadı. Hiçbir zaman hiçbir
şey var olmadı. Yokluk da yok.
Ameliyatım
10 saat sürmüş. Ahmet bey!, Ahmet bey! diye seslenen genç bir ses ile
uyanıyorum. Hemen durumumu algılıyorum. Tam karşımdaki duvarda asılı büyükçe
saate takılıyor gözlerim. Saat 6’yı 10 geçiyor. Biraz sonra bazı ağrılar
algılıyorum ama vücudumun alt tarafı uyuşmuş gibi, bazı parçalarım uyanmamış
olmalı. Hemen yanı başımdaki, daha önce filmlerde gördüğüm üzerinde yeşil
ışıklar ve çizgiler olan bir aletten gelen periyodik sesler beni rahatlatıyor ve adımı
seslenen genç sese doğru dönüp gülümsüyorum. Hala tam olarak algılayamadığım
bir de iyilik duygusu hissediyorum. Ameliyatı masada kalmadan atlatmış olmayı
hissetmenin duygusu galiba bu.
Burası,
kimi insanları korkutan, kimi durumlarda olayın ciddiyetini temsil eden bir
bakım ünitesi, yoğun bakım denilen yer. Kendimi algılama çalışmalarına başlayıp
kolumu hareket ettirdiğimde elime bir şey takılıyor. Ağzımda kalınca bir boru
var ve hiç düşünmeden çekip çıkarıyorum. Birisi, beyaz önlüklü birisi bu
yaptığımı görüyor ve hemen yanıma gelip bana kızıyor. Daha sonra 2 beyaz
önlüklü daha telaşla geliyor ve o borunun çok önemli bir görevi olduğunu
anlatmaya çalışıyorlar. İyi o zaman tekrar takın diyorum. 2 beyaz önlüklü uğraşarak
boruyu içeri ittiriyorlar ve sonra rahatlamış görünüyorlar. Kimden ne
isteyebileceğimi düşünürken susadığımı hissediyorum. Yatağımın yanında oturan
hemşireye (yatağımın yanında sürekli birinin oturduğunu ve bu kimsenin bir
hemşire olduğunu anlamıştım artık) su istediğimi söylediğimde bunun mümkün olmadığını
söylüyor ve belki de konuyu değiştirmek için üstümü açıp vücudumu silmeye
başlıyor. Hemen manzaraya hakim olma çabası ile kafamı birazcık kaldırıyorum ve
kahverengiye boyanmış vücudumda göğsümden başlayıp aşağıya doğru giden,
aşağılarda bir yerde yandan gelenle kesişen demiryollarını görüyorum. Birazcık
da mercedesin amblemini andıran bu kesik 150 adet metal zımba ile
tutturulmuştu.
Böyle
bir durumda uyumaktan başka bir eğlence çeşidi olmadığından ben de bunun
zevkini çıkarmaya çalıştım ama böylesine sürekli uyumak çok olumlu bir şey
olmamalı ki arada bir beni uyandırıp “karşı duvardaki saat kaç?”, “başkentimiz neresi?”
vb sorular sormaya başladılar. Sanırım bir iki kez soruları ciddiye bile aldım.
Tüm ısrarlarım karşısında, susuzluğumu kaçak olarak ıslak bir peçeteyi dudaklarıma sürerek gidermeye
çalışan hemşirem ile hayata ve kendimize ait şeyleri konuşacak zamanı bile bulduk Hemşire bana hep aynı şeyleri
söylüyor gibi geliyordu, ama ses tonu farklıydı ve her ses tonu ayrı bir
cümleydi. Ben ise Ona, onu hiç unutmayacağımı ve bu işler bittikten sonra sık
sık onu arayacağımı söyleyip durdum. (Ne kadar da minnet doluydum!) O çok özel
bir insandı ve ben beni tamamıyle anlayabildiğini hissettiğim ifadelerine ve
cümlelerine hayrandım. Üstelik bu kadar uzun süre ile beni çıplak gören ilk
insandı. Onu bir daha hiç görmedim!
Sevgili Ahmet, yaşamın kıyısında tüm olumsuzluklara sırtına dönerek yaşama tutunmanın ne olduğunu öğrendiğim, benim için farkındalığımı artıran dersler için teşekkür ederim. Yazını bir çırpıda okudum. Dağarcığında olan birçok konuda yazmaya devam etmeni diliyorum.
YanıtlaSil