23 Aralık 2014 Salı

AMELİYAT - 2/ YOĞUN BAKIM

Galiba bir hastanedeki ilk tecrübem olduğu için beni 2 gün öncesinden yatılı olarak kabul ettiler Bu 2 gün boyunca kalan son damla kanımı da alıp her gelen hastane görevlisinin eline verilecek bir rapor haline getirdiler. Böylece pek çok doktorun ve diğer görevlilerin beni ziyaret etmek için çok geçerli bir sebepleri oldu. Genellikle bana ve hemşirelere çeşitli ödevler verip giden  bu görevlilerden bir tanesi, gür bıyıklı bir babayiğit beni odanın banyosuna davet etti. Bana gizli bir bilgi vermesini beklerken hızlı bir biçimde bir eli ile beni soyarken diğer eli ile vücudumdaki tüm kılları traş etti. Üstelik hiç uyarmadan!

Xanax etkisi ile ameliyat sabahı sakindim. Koridorlarda ve kapı geçişlerinde illa ki bir yerlere çarpılan ve çocuklar için eğlenceli olabilecek sedye üstünde zıplama oyunundan sonra hiç de sinirli olmadığımı düşünerek ameliyat odasına girdim.

Ameliyat odasında çok dostça bir ortam vardı. Pek çok kimse – ilk anda 9-10 kişi saydım - gülümseyerek bana bakıyordu. Anestezi doktoru küçük bir sohbet ile ne yapacağını bana anlattıktan ve bazı standart soruları sorduktan sonra omuriliğime bir iğne yapıp uyuşturma işlemini başlatacağını söyledi. Bu arada, oldukça soğuk odada çırılçıplak ve incecik bir çarşafın altında yattığım için ve duruma uygun bir tepki olarak anlatılabilecek bir refleksle titremeye başladım. Saçlarının kızıl olduğunu düşündüğüm ama muhtemelen uykusunu iyi alamamış bir hemşire yüzüme anlayamadığım bir derinlikle bakarken ve bildiğimiz sıradan bir saç kurutma makinası ile çarşafın altından beni ısıtmaya çalışırken belime yakın bir yerden iğnenin girdiğini duydum. Bir an hiçlik duygusunu hissettim. Her şeyin bir nokta olduğu veya olacağı ve sonunda yok olacağı gibi bir şeydi. Bu durumu, duyguyu şimdi  bilincime getiremiyorum. Kimi filmlerde kalbin tekrar BIP BIP eden bir sesin tekdüze hale gelmesiyle (BIIIIIIP) anlatırlar ve sonra… ekranda dalgalar halinde seyreden bir ışık düz hale gelir. Ancak hiçlik duygusu böyle değil. Dışarıdan gözlenebilecek bir şey değil en azından. Hiçbir şey… Ama bunu söyleyebilecek bir algı ve bilinç yok. Hayat yok, dünya yok evren yok ve hiçbir zaman var olmadı. Hiçbir zaman hiçbir şey var olmadı. Yokluk da yok.

Ameliyatım 10 saat sürmüş. Ahmet bey!, Ahmet bey! diye seslenen genç bir ses ile uyanıyorum. Hemen durumumu algılıyorum. Tam karşımdaki duvarda asılı büyükçe saate takılıyor gözlerim. Saat 6’yı 10 geçiyor. Biraz sonra bazı ağrılar algılıyorum ama vücudumun alt tarafı uyuşmuş gibi, bazı parçalarım uyanmamış olmalı. Hemen yanı başımdaki, daha önce filmlerde gördüğüm üzerinde yeşil ışıklar ve çizgiler olan bir aletten gelen periyodik sesler beni rahatlatıyor ve adımı seslenen genç sese doğru dönüp gülümsüyorum. Hala tam olarak algılayamadığım bir de iyilik duygusu hissediyorum. Ameliyatı masada kalmadan atlatmış olmayı hissetmenin duygusu galiba bu.

Burası, kimi insanları korkutan, kimi durumlarda olayın ciddiyetini temsil eden bir bakım ünitesi, yoğun bakım denilen yer. Kendimi algılama çalışmalarına başlayıp kolumu hareket ettirdiğimde elime bir şey takılıyor. Ağzımda kalınca bir boru var ve hiç düşünmeden çekip çıkarıyorum. Birisi, beyaz önlüklü birisi bu yaptığımı görüyor ve hemen yanıma gelip bana kızıyor. Daha sonra 2 beyaz önlüklü daha telaşla geliyor ve o borunun çok önemli bir görevi olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. İyi o zaman tekrar takın diyorum. 2 beyaz önlüklü uğraşarak boruyu içeri ittiriyorlar ve sonra rahatlamış görünüyorlar. Kimden ne isteyebileceğimi düşünürken susadığımı hissediyorum. Yatağımın yanında oturan hemşireye (yatağımın yanında sürekli birinin oturduğunu ve bu kimsenin bir hemşire olduğunu anlamıştım artık) su istediğimi söylediğimde bunun mümkün olmadığını söylüyor ve belki de konuyu değiştirmek için üstümü açıp vücudumu silmeye başlıyor. Hemen manzaraya hakim olma çabası ile kafamı birazcık kaldırıyorum ve kahverengiye boyanmış vücudumda göğsümden başlayıp aşağıya doğru giden, aşağılarda bir yerde yandan gelenle kesişen demiryollarını görüyorum. Birazcık da mercedesin amblemini andıran bu kesik 150 adet metal zımba ile tutturulmuştu.

Böyle bir durumda uyumaktan başka bir eğlence çeşidi olmadığından ben de bunun zevkini çıkarmaya çalıştım ama böylesine sürekli uyumak çok olumlu bir şey olmamalı ki arada bir beni uyandırıp “karşı duvardaki saat kaç?”, “başkentimiz neresi?” vb sorular sormaya başladılar. Sanırım bir iki kez soruları ciddiye bile aldım. Tüm ısrarlarım karşısında, susuzluğumu kaçak olarak ıslak bir  peçeteyi dudaklarıma sürerek gidermeye çalışan hemşirem ile hayata ve kendimize ait şeyleri konuşacak zamanı  bile bulduk Hemşire bana hep aynı şeyleri söylüyor gibi geliyordu, ama ses tonu farklıydı ve her ses tonu ayrı bir cümleydi. Ben ise Ona, onu hiç unutmayacağımı ve bu işler bittikten sonra sık sık onu arayacağımı söyleyip durdum. (Ne kadar da minnet doluydum!) O çok özel bir insandı ve ben beni tamamıyle anlayabildiğini hissettiğim ifadelerine ve cümlelerine hayrandım. Üstelik bu kadar uzun süre ile beni çıplak gören ilk insandı. Onu bir daha hiç görmedim!

1 yorum:

  1. Sevgili Ahmet, yaşamın kıyısında tüm olumsuzluklara sırtına dönerek yaşama tutunmanın ne olduğunu öğrendiğim, benim için farkındalığımı artıran dersler için teşekkür ederim. Yazını bir çırpıda okudum. Dağarcığında olan birçok konuda yazmaya devam etmeni diliyorum.

    YanıtlaSil