5 Nisan 2015 Pazar

Kanser ve Sinema

ikiru ile ilgili görsel sonucu

"İkiru - Akira  Kurosawa"

Çok ilgi gösterdiğim ve sevdiğim sinema bu dönemde, hastalığımda çok daha önemli bir yer kazandı. Hem sinemaya - doğal olarak - daha fazla zaman ayırdım hem de hayal gücümü zorlayacak filmleri bilgisayarımdan izlemeye başladım. Bulabildiğim tüm bilim kurgu filmlerini ve fantastik filmleri seyrettim diyebilirim.  O kadar çok film seyrettim ki çoğunun ismini bile hatırlamaz hale geldim. Hastalığın ilk dönemi, inkar dönemi geçtikten sonra kanserle ilgili filmler de özel ilgi alanıma girmeye başladı. Doktorlar tarafından yaşayacakları süre bildirilen (genellikle kısa bir süre) ağır durumdaki hastalarla ilgili filmler bu kategorideki filmlerin ana gurubunu oluşturuyor ve anlaşılan en çok ilgiyi bunlar çekiyor.  Söz konusukısa süre ömrü kalmış hastalar için hemen hemen her zaman hastalık olarak kanser seçiliyor.  (bir ara AIDS de revaçtaydı ama artık popülerliğini yitirdi) Yani böyle bir senaryoya en uygun hastalık kanser sanırım.  Filmlerde süreç, film başında hastaya durumun bildirilmesi ve ondan sonra yaşananlar olarak kurgulanıyor ve çoğunlukla hastanın ilişkileri ön plana çıkarılıyor. Ağırlıklı olarak hastalığın değerlendirildiği filmlerden biri “Wit (2001) Y:Mike Nichols” oldukça etkileyici. Bir de Akira Kurosawa’nın “ikiru (1952)” filmi sözünü etmeye değer bir film. “bir tek gün olsun senin gibi yaşamak isterim” repliği filmdeki kanserli bir adamın bir genç kızın günlük yaşamına öykünmesi ve bunun sonucu oluşan yaşama arzusunun dışa vurumunu anlatıyor. Kanserli olalım veya olmayalım  yaşamayı böyle sevebilmek lazım . Kanserli hastaların yaşam süreçleri ile ilgili bir de güzel dizi buldum: “The Big C”. Bence çok başarılı bir senaryo ve oyuncu ekibi kurgunun değerini çok iyi vermiş. Final bölümü hariç özellikle kanserli hastaların seyretmesini hararetle öneririm. Konumuzla ilgili elbette pek çok film var. Bunlardan birkaç tanesi:

50/50 (2011)   Y: Jonathan Levine
You’re not You (2014)   Y: George C. Wolfe
Biutiful (2010)    Y: Alejandro González Iñárritu
Two Weeks (2006)   Y: Steve Stockman
The Fault in Our Stars (2014)   Y:Josh Boone
Now is Good (2012)   Y: Ol Parker
My Sister’s Keeper (2009)    Y: Nick Cassavetes
Two Against Time (2002)   Y: David Anspaugh
Autumn in New York (2000)   Y: Joan Chen
Beginners (2010)   Y:Mike Mills
My Life Without me (2003)   Y: Isabel Coixet
Ve tabi…     Love Story  (1970)   Y: Arthur Hiller

Sinemaya olan merakım aslında oldukça eskilere dayanır. Doğumumdan itibaren 12 yaşıma kadar yaşadığım “kırsal bölge” den kente taşınmam ruhumda yaralar açacak gibiydi. Kenti hüzünlü bir şekilde kabulüm “sinema” ile başladı. Ankarada sinema vardı ve ben annemle yaptığım pazarlık sonucu haftada bir kez sinemaya gidebilirdim, ama bir şartla: anneannemle birlikte gidecektim. Okuma yazma dahi bilmeyen, aramızda 60 yaş fark olan bu özel insanla 2-3 yıl birlikte sinemaya gittik. Oturduğumuz yere yakın sinemalara hangi film gelirse gelsin mutlaka gidiyorduk. Sinemanın 70 li yılları, bosstay meyve suları (özellikle çilek suyu çok lezizdi), patlamış mısır ve anneannem. Gittiğimiz filmlerle ilgili konuşurduk, kimi zaman kimseye söylemeye cesaret edemeyeceğimiz sahnelerle ilgili bile konuştuklarımız olurdu. Anneannemle ben başka bir dünyada yaşıyorduk. Onu namaz kılarken yakaladığımda gidip seccadesinin önüne yatardım. Ettiği duayı daha yüksek sesle okuyarak beni uyarır ama bana gülmeyi de ihmal etmezdi. Kocasını ve kardeşlerini savaşta yitirmiş ve annemle tek başına kalmıştı ama güzel sesi ile kuran okuyarak geçinmiş ve annemi öğretmen okuluna göndermeyi başarmıştı. Kızını, bölgede az bulunur yüksek okul okumuş insanlardan babamla evlendirmiş ve başka seçeneği olmadığı için ömür boyu onlarla yaşamıştı Muhteşem bir kadındı! En çok sevdiği şeylerden elmayı annem alır ama ona yasak olan akide şekeri ile leblebiyi ben taşırdım. Özellikle akide şekeri çok gizli operasyonlarla şalvar eteğinin altına saklanırdı. Artık beni tanıyamadığı dönemde bile akide şekeri aramızdaki bağın bir parçasıydı ve beni gördüğünde eteğinin altını gösterip bunu ima edebiliyordu.

Anneannemle paylaştığım filmlerden de hemen hiç birini hatırlamıyorum ama zihnimde hep kovboy filmi sahneleri var. Bir de “sevgili öğretmenim” filminin birkaç karesi.


Bir gün bir film yapma olanağı ve cesareti bulsam kanser ile ilgili bir film yapmazdım. Hastalıklar sinemanın ve genel anlamda sanatın konusu olmamalı. İşin estetik yanı eksik kalıyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder